Musul Yanıyorken, Haberciler Ateş
Altında-Kemal Batur
(Fam Yayınları) İstanbul
Milliyet-Kültür/Sanat
Bu kitabın ana konusu bir habercilik hikayesi ve
yolculuğudur. 2003 yılında Irak’ta yaklaşan savaş ve işgali yerinde izlemek ve
görmek adına, gazatecilik güdüleriyle
yapılan bir iş çalışmasıdır…
Kitab Kuzey
Irak’a yapılan zorlu ve uzun bir yolcuğu da anlatır. O yıllarda Türkiye
Gazetecilerin Habur Sınır Kapısı’ndan Irak’a geçişine izin vermiyordu. Bu
nedenle bir haberci olarak, Suriye, Irak (O zaman Saddam’ın denetimindeydi) Musul
üzerinden Irk Kürt Bölgesi ne geçmek gerekiyordu. Bu tehliyeli yolda
karşılaşılan durum ve olaylar konu edilmektedir.
2003 yılı Irak
Kuzey Cephesi’nde 62 günde yaşanan diplomatik ve politik sureçlerle birlikte,
sıcak savaşın cephe yönünü de gözler önüne sermekdedir.
Bir gazateci ve
habercilerin sıcak çatışma bölgelerinde kalşılaştığı zorluklar konu
edilmektedir..
İnsan ve gazeteci
arasında yaşanılan gel-gitlerin psikolojik dengesi ile dengesizliği de konu
edilmektedir.
Ayrıca o yılların
konjoktürel durumuna göre, Kuzey Irak’ta çalışan Türk Basınına çıkarılan
zorluklar da irdelenmektedir..
Savaş (Saddam
dönemi) öncesi ve sonrası Musul’daki olayların ve çatışmalar ayrıntıları ile
gözler önüne sermektedir..
Yaklaşık 20 günde
askeri olarak düşen Irak’ta, özelde ise Kerkük ve Musul’da tapu ve nüfus
dairelerinin yakılması ve talan edilmesine tanıklık etmektedir..
Özellikle bitmek
üzere olan bir habercilik tarzının, genç gazetecilere örnek teşkil edecek ayrıntılar
içermektedir.
Ayrıca Ortadoğu
veya çatışma bölgelerinde çalışan habercilerin karşılaşabileceği olağanüstü
durumlar, nasıl davranış ve hareket etmeleri konusunda ipucları içermektedir..
Aslında 2003’deki
Irak işgalı ve kaosunun nasıl bütün Ortadoğu’ya yayıldığının temellerini de
irdelemektedir…
Bu çatışma ortamlarında
bir yandan haber yapma telaşı yaşanırken, vicdani ve insani durumlarla olan
ikilemler de gözler önüne serilmektedir.
Kitabın ana
ekseni o dönem bölgede çalışan bütün Türk Basını Gazetecilerini de konu
edinmektedir.. Arkadaşlıklar, Habercilik yarışı ve rekabeti, yolculuklar ve
yaşamların paylaşımını sayfalarda işlenmektedir.
Özellikle savaş
bölgelerinde yapılan en küçük hataların ölümcül tehlikeler yarattığın da
belirtmek gerekir..
Kitabın ana
finalini ise 12 Nisan 2003’de biz gazetecilerin içinde bulunduğu basın aracının
Musul’da silahlı Baas Milislerince taranmasını oluşturmaktadır..
Bu saldırı sonucu
can kaybı olmazken, Muhabir-Kameraman Kemal Batur parmağını kaybederken,
Kameraman Mesut Gengeç başından aldığı yara ile şans eseri kurtulmuştu. Aynı
araçta bulunan Serdar Akinan ile Nevzat Bingöl çelik yelekleri sayesinde
kurtulmayı başarmışlardı…
KEMAL BATUR
1972 yılında Bingöl merkeze bağlı Gözeler
köyünde doğdu. İlkokulu burada okudu. Ardından Bingöl Merkez Ortaokulundan
mezun oldu. Lise eğitimini Malatya Yeşiltepe Lisesinde tamamladı. 1989-1990
öğretim döneminde Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve
Sinema Bölümünü kazandı. 1990 yılında henüz üniversitede birinci sınıfta iken
Sabah gazetesinde gece muhabiri olarak işe başladı. Sırası ile Sabah, ATV,
Kanal D, Star TV, NTV ve Flaş TV’de muhabir ve kameraman olarak çalıştı. 2003
yılında ABD’nin Irak işgalini Sky Türk televizyonu adına izlerken Musul’da
araçları tarandı. Olayda mucize eseri can kaybı olmazken Kemal Batur elinden,
Show TV kameramanı Mesut Gengeç başından yaralandı. Kemal Batur 1994 yılından
itibaren Ortadoğu’da habercilik yapmaktadır. Türkiye, İran, Irak, Suriye,
Lübnan, Azerbaycan, Kıbrıs ve Libya’daki çeşitli haberleri yerinden izlemiştir.
Gazetecilik yaşamına freelance olarak devam etmektedir,
-------------------------------------------------------------------
Bu kitabı 2 Nisan 2003 tarihinde, Süleymaniye’nin güneyinde
bulunan Kifri’de mayın patlaması sonucu hayatını kaybeden BBC televizyonu,
Tahran bürosunda çalışan, değerli arkadaşım Foto-Muhabir ve kameraman Kaveh
Golestan’a adıyorum. Ayrıca 2003 Irak işgalini takip ederken hayatını kaybeden
habercileri saygı ile anıyorum.
(Arkam
Kapak yazısı)
MUSUL
YANIYORKEN
"HABERCİLER ATEŞ
ALTINDA" FaM Yayınları
Gazeteci Kemal Batur 2003 yılında II. Körfez Savaşı ile Irak'ın işgalini bir haberci olarak izledi. Orta doğu coğrafyasının bitmek bilmeyen kanlı günlerinin bir kesitine tanıklık etti, olanı biteni kayıt altına aldı. Bu kayıtlar, kuzey cephesinde (Musul, Kerkük, Süleymaniye) altmış iki günlük politik, diplomatik süreçler ile birlikte sıcak savaşı da irdelemektedir...
Musul Yanıyorken (Haberciler Ateş Altında) kitabı, genel olarak savaşın yıkıcılığı, zor yolu ile rejim değişikliğinin anlatımı iken özel olarak gazetecilerin basın aracının Musul'da, Baas milislerince silahlı saldırıya uğradığı anın belgesidir.
Kitabın içeriği bir habercilik belgesi olmakla birlikte, günümüzde Irak'ta ve özellikle Kerkük ve Musul'da yaşananların ne olduğunun ipuçlarını da barındıran bir çalışmadır.
Kemal Batur bu zorlu habercilik yolculuğunda dolayı, Habertürk TV tarafından 2003 yılında düzenlenen "Hande Mumcu" yılın basın cesaret ödülüne de layık görülmüştür.
"HABERCİLER ATEŞ
ALTINDA" FaM Yayınları
Gazeteci Kemal Batur 2003 yılında II. Körfez Savaşı ile Irak'ın işgalini bir haberci olarak izledi. Orta doğu coğrafyasının bitmek bilmeyen kanlı günlerinin bir kesitine tanıklık etti, olanı biteni kayıt altına aldı. Bu kayıtlar, kuzey cephesinde (Musul, Kerkük, Süleymaniye) altmış iki günlük politik, diplomatik süreçler ile birlikte sıcak savaşı da irdelemektedir...
Musul Yanıyorken (Haberciler Ateş Altında) kitabı, genel olarak savaşın yıkıcılığı, zor yolu ile rejim değişikliğinin anlatımı iken özel olarak gazetecilerin basın aracının Musul'da, Baas milislerince silahlı saldırıya uğradığı anın belgesidir.
Kitabın içeriği bir habercilik belgesi olmakla birlikte, günümüzde Irak'ta ve özellikle Kerkük ve Musul'da yaşananların ne olduğunun ipuçlarını da barındıran bir çalışmadır.
Kemal Batur bu zorlu habercilik yolculuğunda dolayı, Habertürk TV tarafından 2003 yılında düzenlenen "Hande Mumcu" yılın basın cesaret ödülüne de layık görülmüştür.
Özellikle bütün haberci dostlara tevsiye
ediyorum
Kitap her ne kadar bir habercilik çalışması olsa da, aynı zaman Zaza Kemal'in de hikayesidir....
Kitap her ne kadar bir habercilik çalışması olsa da, aynı zaman Zaza Kemal'in de hikayesidir....
(Giriş Bölümünden iki başlık)
1-) Musul Yanarken: Dicle Kıyısında Kaos ve Talan
“Bu savaşın daha derin bir sonucu uluslararası yasa
sisteminin yıkılması olabilir. Güvenlik Konseyi’nin Batı koalisyonunu bu olaya
seyirci kalmasının sonucu, Birleşmiş Milletlerin ve hatta NATO’nun fiilen
yıkılmasıdır. Batı’nın, başını çektiği dünya düzeni için kaba kuvvet
kullanmadan bir daha destek bulabileceğine inanmak zordur.” Carl Johan Calleman/
11 Nisan 2003/Musul O sabah,
Erbil’de bulunan basın mensupları olarak Musul’un kapısına dayanmış, içeri
girmek için bekliyorduk. Tarihi kent Musul’un her tarafından dumanlar
yükseliyordu. Şehirde yaygın bir şekilde talan başlamıştı. Biz basın
mensupları, olan biteni şehrin Erbil tarafının giriş kısmında izliyorduk.
Musul’da haberciler de dahil olmak üzere kimsenin can güvenliği kalmamış, talan
ve kaos ise alabildiğine hızlanmıştı. Bir gün önce Kerkük’te yaşanan talanlar
medyanın gözünden kaçmamış, dünya bu görüntüleri izlemişti. Bu nedenle peşmerge
güçleri bizleri Musul’a sokmak istemiyordu. Türkiye’den bölgeye gelen
gazeteciler için daha fazla zorluk çıkartılıyor, bir türlü şehre giriş izni
verilmiyordu. Bizler aracın içinde şehre giriş için izin beklerken peşmergeler
dikkatle bizi gözlüyordu. Birden iki İngiliz gazeteci, araçlarına atladıkları
gibi peşmerge barikatını aşarak şehre doğru ilerlemeye başladılar. Peşmerge
güçleri İngiliz gazetecilere karşı fazla direnç göstermeyince biz diğer basın
mensupları da bu durumdan faydalanarak yola koyulduk. Tam altmış bir gün önce
ayrıldığım Musul’a tekrar geri dönüyordum. Musul o sıra Saddam’ın
denetimindeydi. Yol boyunca dumanlar yükseliyordu. Birçok kamu binası alevler
içindeydi. Musul, şiddete teslim olmuştu. Musul halkı yıllarca baskı altında
yaşamış olmanın öfkesini devleti sembolize eden yapılara yöneltmişti. En çok
çocuklar dikkat çekiyordu, ama her yaştan insan bu öfkede yerini almıştı. Bizim
araçta Nevzat Bingöl, kameraman Göçhan Yıldırım, yeni şoförümüz Türkmen Dilşad
ve ben vardık. 1998 yılına kadar Musul’da
Irak İstihbaratı El
Muhaberat’ta çalışan Dilşad, oradan kaçarak Erbil’e yerleşmişti. Musul’u çok
iyi biliyordu. Musul’da “Nebi Yunus” dedikleri Yunus peygamberin basamaklı
Zigurat’ı andıran türbesinin önünde durup biraz çekim yaptık. İki ay önce
Musul’a ilk ziyaretimde Yunus peygamberin kocaman türbesi çok dikkatimi
çekmişti. Tam altmış bir gün öncesini bildiğim, Saddam’ın sıkı denetimi
altındaki Musul’da artık Saddam’ın otoritesinden kaynaklı denetim son bulmuş,
sistemin göz yumduğu talan özgürlüğü başlamıştı. Çekim yaptığımız bazı yerlerde
görüntü alırken, dikkat ve öfkenin bize yöneldiği anlarda oradan
uzaklaşıyorduk. Hemen hemen bütün basın mensupları Musul Valilik Meydanı’nda
toplanmıştık. Buraya “Ninova Valiliği” adı verilmişti. Ortalıkta hiç ABD askeri
yoktu. Meydanda sadece bazı Peşmerge güçleri vardı. Burası şehrin biraz daha
güvenli tek bölgesi durumundaydı. Bu noktada birçok televizyon kanalı canlı
yayın yapıyor, gazeteciler çektikleri fotoğrafları gazetelerine
gönderebiliyorlardı. Valilik binasının tam karşısında bulunan bankaya giren
gençlerin içerideki paraları torbalara doldurup dışarıya çıktığına tanık
oluyoruz. Kapıda bekleyen eli silahlı kişiler tavana ve yere ateş ederek
torbalara doldurulan paralara el koyduktan sonra, torbaları bankanın kapısına
gelen araçlara doldurup göndermişlerdi. Bu arada yakın çekim yapan
gazetecilerin kamera ve fotoğraf makinelerini de almaya çalıştılar. Vatan
gazetesinden İlker Akgüngör’ün makinesini de kapmak istediler. Ortam
gazetecilerin çalışması açısından oldukça riskliydi. Musul’un her tarafından
ise silah sesleri ve dumanlar yükseliyordu. 4-5 milyonluk bir şehir yanıyor ve
talan ediliyordu. Savaşın bütün izleri şehirde etkisini gösteriyordu. Ben de bu
esnada videofonu canlı yayına hazırlıyordum. Etrafıma gençler birikince, onları
dağıtmak için bağırıp çağırıyorum -işe yarıyor tabii ki- çünkü sessiz kalırsam
malzemeleri çalacaklardı. Bazı televizyon kanallarının silahlı korumaları
olmasına rağmen Türkiyeli basın mensuplarında imkânlar kısıtlıydı. Meraklı
Araplar ve Türkmenler arasında kalmıştık. Herkes bir şeyler soruyordu.
Türkmenler, Türk askeri gelecek mi diye merak ediyor. Araplar ise tezkerenin
çıkmamasından memnundu.
Ninova Valiliği önündeki kaos
tüm hızıyla devam ederken medya çalışanları yayın telaşında iken, Musullular
talan ve bankanın soyulması ile meşguldü. Karmaşaya bir de ezan sesi
karışıyordu. Cuma namazı için ezan okunurken bankanın önüne gelen orta yaşlı
bir Arap kadının soygunculara sitem ettiği, Nevzat Bingöl’ün kameraya çektiği
konuşmanın tercümesi şöyle: “Ey Musullular, Musul peygamberler kentidir,
âlimlerin bilginlerin yetiştiği bir yerdir. Şimdi hırsızlar kenti olmuş. Musul
yiğit insanların olduğu bir şehirdi, şimdi korkakların mekânı olmuş. Şu
yaptığınıza bir bakın. Musul bu hallere düşecek bir yer miydi? İlim ve
aydınlığın karşılığı yağma mı olmalıydı? Bakın üzerinde Allah’ın isminin
bulunduğu bayrağınızı yere attılar. Siz yağmaya dalmışsınız, bu mu sizin
yiğitliğiniz? Bu mu sizin cesaretiniz? Bayrağınızı yerden kaldırın ve onun için
savaşın... Yarın çocuklarınızın yüzüne bakamayacaksınız, çocuklarınıza kara bir
tarihi miras bırakacaksınız.” Bu sözlerin ardından banka soygunu yapan
kalabalık birden “yurtsever” kesildi ve habercilerin üzerine yürümeye, canlı
yayınların kablolarını çekmeye, araçlara tahrip etmeye ve bizlere saldırmaya
başladılar. Bu kargaşa ortamında hemen malzemeleri topladım. Bir ara bazı
kişiler bizim araca yöneldiler. Kameraman Göçhan Yıldırım ile kaçmanın bir
yolunu arıyoruz. Kaçmaya bile yer yok. Bize doğru yaklaşan gruba Nevzat Bingöl:
“Biz Türk’üz, biz Müslümanız” deyince bize karışmadılar. Ama etrafımızda
bulunan yabancı gazetecilere saldırıyorlardı. Çoğu, günlerce beraber
çalıştığımız arkadaşlarımız olduğu için onları kurtarma ihtiyacı hissediyorsun.
Musul Valilik Meydanı’ndan haberciler kurtulmanın yollarını arıyorlardı, biz de
aracımıza atladık ve yavaş yavaş alandan uzaklaştık. İki aylık sürede ilk defa
Irak’ta Türk gazetecisi olmanın ayrıcalığını yaşadık. Peşmerge bizi sıkı bir
şekilde denetliyordu. O gün Musul’da Arapların bize dokunmamalarının en önemli
nedeni ise 1 Mart 2003 tezkeresinin çıkmamasına bağlıyorum. Çünkü Iraklı
Araplar tezkerenin geçmemesini, Türkiye, “işgal için topraklarını kullandırmadı”
şeklinde yorumluyordu. Hatta Musullu Türkmenler bize: “Türk askeri ne zaman
gelecek?” şeklinde sorular soruyordu. Irak’ta en son düşen şehirler, Kerkük
ardından Musul olmuştu. Bu iki kentte çok sayıda Türkmen yaşadığından Türk
basını buralara daha
önem veriyordu. İstanbul
haber merkezleri, biz habercileri özellikle tapu daireleri ve nüfus
müdürlükleri için uyarıyordu. Musul’da her iki daireyi bulup çekim yapmıştık.
Kâğıtlar sokakta savrulurken masalar, sandalyeler ve kamuya ait birçok şey
evlere doğru yol alıyordu. O bölgeden uzaklaşıp yolumuza devam ettik. İki ay
önce geldiğimiz Suriye ile Musul üzerinden, Kuzey Irak’a geçince kaldığımız
Burç Bağdat Otelinin önüne geldik -tabi iki ay önce Saddam dönemiydi ve bu yolu
kullanırken kendimizi tüccar olarak tanıtıyorduk- hatta otelde bana ne iş
yaparsın diye sıkça sorulan soruya ben de “Seyyahım” diyordum. Dicle kenarında
bulunan otelin kapıları kapalıydı. Bazı camları kırılmıştı. Çalışanlar ikinci
kattan dışarıyı izliyordu. Bizleri görünce hem tanıdılar hem de şaşırdılar.
Çünkü gazeteci olduğumuzu bilmiyorlardı ancak kameralarla görünce anladılar. Su
istedik, bize su verdiler. İki ay önce Musul’dan geçerken Türkiye’ de pasaporta
işlemediğim için fotoğraf makinemi çıkaramamıştım. Halil İbrahim Gümrüğü’nde
makineme el konulduğunda bir şartla makineyi vereceklerini söylediler. Musul’da
makineni sat veya bırak. Aslında gümrükte makineye konmak istiyorlar. Ben de
bırakmak istemiyorum. Niçin anlatıyorum bunları şimdi; Musul’da makineyi düşük
bir fiyatla bir fotoğrafçıya bırakmıştım, o da: “İki ay içinde gelirsen ve
makineni satmamışsam aynı fiyattan geri vereceğim” demişti. Ben de otel
yakınında bulunan bu dükkâna da uğramak istiyordum. Bu yaşadıklarımı da zaman
zaman arkadaşlara mizahi bir dil ile anlatıyordum. Arkadaşlar da bana
takılırdı: “Kemal, Musul’a girdiğimizde bir tank ele geçirip, dükkânın önüne
çekeceğiz ve diyeceğiz ki makinemizi sen mi getiriyorsun yoksa tank ile biz mi
dükkâna girip alalım” diyorlardı. Tanksız gittiğimiz dükkânın kepenkleri kapalıydı,
makineyi alamadık o gün. Çoğu dükkân bu yüzden açılmamıştı. Yolda kurulan
barikatlar da ise talan yapanların araçlarını kontrol eden sivil bazı
Musullular da vardı. Bunlar da çalınan mallara el koyuyordu... Şehirde ABD
askerleri pek görünmüyordu. Kentin dışında ise Peşmerge güçleri Kuzey Iraklı
Kürtlerin araçlarını arıyordu. Bir gün önce Kerkük’te yaşanan talan olayları da
dünya medyasına kötü bir fotoğraf vermişti. Mesut Barzani’nin emri vardı. En
azından Kerkük’te basının gözü önündeki talanların, Musul’da tekrarlanmasını
istemiyordu. Peşmerge de bunun uğraşı içindeydi.
O gün yakıp yıkılan Musul’dan
da sağ salim çıkmayı başardık. Erbil’e doğru yol almaya başladık. Musul ile
Erbil arası araçla yaklaşık 2 saat sürüyor. Daha önce iki ilin sınırını belirleyen
Kalak Köprüsü’nün bir tarafını KDP peşmergeleri, (Kürdistan Demokrat Partisi)
karşı tarafını ise Saddam askerleri kontrol ediyordu. Aynı devlet içindeki iki
toplumu ayıran bir nevi gümrüktü. İşte bu Kalak Köprüsü’nün bir tarafı Irak
askerleri geri çekilince bombalamıştı. Bir bölümü yıkılan köprünün üzerinden
araçlar geçebiliyordu. Artık iç sınırlar işlevini kaybetmişti. Bu köprüyü de
geçince öğleden sonra Erbil’e vardık... Biz Erbil’de iken Nevzat Bingöl’deki
uydu telefonu çalar çalmaz ben ne olduğunu tahmin ettim. Serdar Akinan’nın
Irak’a girmek için İran’dan geçeceği güzergâhta, dağ başında bir gümrük daha
vardı. Buranın ismi iyi bildiğimiz Kandil Dağı idi. Tam İran ile Irak
arasındaki bu yolu daha çok kaçakçılar kullanıyordu. Denetimi ise PKK tarafından
yapılıyordu. Nevzat Bingöl’e telefon açınca Serdar Akinan ile Mesut Gengeç’in,
Kandil’de olduğunu anlamıştım. Sonra Nevzat’ın telefon konuşmasını dinleyince
düşüncelerim doğrulanmış oldu. Serdar Akinan ile kameraman Mesut Gengeç, İran
sınırından geçince kendilerini kamp gümrüğünde bulmuştu. Nevzat Bingöl,
dağdakilere Serdar Akinan’ı bırakmaları için uğraşırken telefonda: “Onlar bizim
teknik elemanlarımız. Bize teknik malzeme getiriyorlar, lütfen bırakın”
diyordu. 11 Nisan 2003 akşam saatlerinde Serdar Akinan ile Mesut Gengeç
Erbil’de kaldığımız otele vardılar. Nevzat Bingöl o gün Musul’da çektiğimiz
görüntüleri Serdar’a da izletti. Gerçekten görüntüler Musul’un içinde bulunduğu
durumu açıkça gösteriyordu. O gece bir plan yaptık. Yarın Musul’a gidilecekti.
Yaklaşık iki aydır Show TV adına bölgede görev yapan kameraman Göçhan Yıldırım
artık görevi yeni gelen Mesut Gengeç’e bırakacaktı. Göçhan o gün dinlenecekti.
Musul’a Mesut Gengeç ile gidecektik. Göçhan iki ayı yeni doğan kızının özlemi
ile geçirmişti. Savaş bölgesinde çalışan baba olmuş gazeteci arkadaşlar, en çok
çocuklarını özlüyordu. Ve savaştaki çocuk görüntülerinden daha da
etkileniyorlardı. Sabah olunca Musul’a hareket için hazırlık yapmaya başladık.
Aslında ben o gün Kerkük’e gitmek istiyordum. Ama bu fikrimi hiç kimseye
açmadım. İlk defa burada paylaşmaktayım ancak vardığımız or
tak karara göre daha da
hareketli olan Musul’u seçtik. Sabah, tehlikeli Musul yolculuğumuz başladı. Ben
yaralı olarak Silopi’ye getirilince yetkililer Serdar Akinan’nın tekrar hangi
yoldan Irak’a girdiğini merak ediyorlardı. Ben de gelince kendisine sorun,
demiştim. İşte bunun için de Serdar’ın anlatımı daha önemli. Bu bölümü ileride
“Haberin İzinden Tehlikeli Yolculuk(Piranşehir, Kandil’den Irak)” başlıklı
yazıda bulabilirsiniz. Bu yolculuğun hikâyesini ilk defa paylaşmış olacağız.
a-) Haberciler Ateş İçindeki Musul Yolunda
2 Nisan 2003, Erbil-Musul Hiç
unutamayacağım bir tarih olan 12 Nisan 2003 Cumartesi günü Erbil’den Musul’a
hareket başladı. Irak’ta tam 62 günüm olmuştu. Musul artık Saddam’ın
denetiminde değildi. Bizim araçta Serdar Akinan, Nevzat Bingöl ve o gün Irak’ta
ilk iş gününe çıkacak olan Kameraman Mesut Gengeç vardı, aracı yine Türkmen
asıllı şoförümüz Dilşad kullanıyordu. Bizimle birlikte bir araç daha vardı;
Vatan gazetesinden İlker Akgüngör ile Radikal gazetesinde çalışan Ahmet Şık ile
Musul’a doğru yola çıktık. İki aydır bölgede çalışıyordum. İlk defa o gün
tedirgin hissettim. Bir taraftan da kendimi teselli ediyordum: “Bir şey olmaz,
Musul’a girer tekrar çıkarız” diye. Musul’a yakın bir yerde bütün medya
mensupları canlı yayın araçları ile bekliyordu. Bir gün önce Musul’da saldırıya
uğradığımız ve can güvenliği olmadığı için gazeteciler kent dışında kalmayı
tercih etmişti.
Onların yanından geçerek Musul’un
girişine vardık. Burada sadece bir Peşmerge kontrol noktası vardı. Orada durduk
ve Musul’daki durumu öğrenmeye çalıştık. Gelen haberler hiç iyi değildi.
Musul’un içine girmeye karar verdik. Peşmerge güçleri şehirde hiçbir can
güvenliliği olmadığı konusunda bizi uyardılar.
b-) Pimi Çekilmiş Bir Bomba Olan Musul’da Can Pazarı
“Dünyamız, günahkâr düşüncenin gölgesinde kararmış,
aslen yüce ruhlara ait olan bir ıstırap yeridir.” Dostoyevski
Kararımızı verdik, Musul’a
girecektik. Bir gün önce geçtiğimiz yollardan geçerek Ninova Valilik Meydanı’na
geldik. Yol boyunca manzara inanılmazdı. 4-5 milyonluk şehirde yağma ve
yangınlar devam ediyordu. Ninova Valilik Meydanı’nda bizden başka gazeteci
yoktu. Peşmerge güçleri sadece o meydanı kontrol edebiliyordu. Valilik binası
içinde ise az sayıda ABD askeri vardı. Musullu Araplar meydana çıkmak için
peşmerge güçlerini zorluyordu. Peşmergeler ise havaya ateş ederek Arapları
meydandan uzak tutmaya çalışıyordu. Biz orada videofon ile canlı yayın için
sistemi kurduk. İstanbul ile uydudan bağlantı kurduk. Böylece Musul’dan canlı
yayına başladık. Serdar Akinan canlı yayın anında durumu belirtmek için: “Musul
adeta pimi çekilmiş bir bomba gibi” dedi. Gerçekten durum böyle idi. Türk
televizyonu olduğumuzu anlayan peşmergeler, canlı yayın devam ederken kameranın
önünü kapattılar. Serdar’da yayını kesmek zorunda kaldı. Aslında gazetecilik
adına iyi bir gündü. Çünkü şehirde haberciler olarak bizler ve NTV ekibi vardı,
canlı yayın yapmayı da başarmıştık. Asıl beni düşündüren şey, bu karmaşanın
içinden nasıl çıkacağımızdı. Düşüncemi hemen Serdar Akinan’a açtım. Yanına
giderek: “Lütfen buradan çıkalım,” dedim. Serdar: “Tamam” dedi. Bu başarılı
yayından hemen sonra şehirden çıkma taraftarıydım. O gün Musul’da hava çok
sıcaktı. Bundan dolayı çelik yeleklerimizi giymemiştik. Hem sıcaktı, hem de
çelik yelekler biraz ağırdı. Fakat Serdar Akinan çelik
yeleklerimizi giymemizi
söyledi. Çelik yeleklerimizi giydik. Üzerine kan gruplarımızı yazdık.
Aracımızın üzerine de kocaman TV yazısını yapıştırdık. Dicle Nehri kıyısında
bulunan Burç Bağdat Oteline hareket ettik. İki ay önce Musul üzerinden Kuzey
Irak’a geçerken bu otelde kalmıştık. Burç Bağdat Otelinin önüne vardığımızda
ise bir karmaşa vardı. Bazı insanlar, camiler dahil talan yapmaya çalışırken,
bazıları da bunu önlemeye çalışıyordu. Bizim gazeteci olduğumuzu anlayınca bir
grup yanımıza geldi. O insanlar ile aramızda hararetli konuşmalar başladı.
Bizim şoför Dilşat bile tartışmalara katılmıştı. Kendi kendime “Eyvah” dedim.
Durum vahimdi. Bizimkiler tartışadursun, aracın içinde oturmaya başladım. Çünkü
malzemeleri çalmalarından çekiniyordum. Ortam buna son derece müsaitti. O
grubun içinde İngilizce bilen bir adam: “Musul’da hastane de talan edilmiş,
orada yüzlerce ölü ve yaralı var. Gelin sizi oraya götürelim” dedi. Bizimkiler
kabul ettiler. Daha önce savaş bölgelerinde çalışmış haberciler bana: “ Böyle
yerlerde sizi şurada ölü veya yaralı var diye, oraya götürmeye çalışanlara
sakın uyma” demişlerdi. Bu da aklıma geldi. Oraya gitmek istemiyordum. O gün
başarılı işler yapmıştık ve bunun yeterli olduğunu düşünüyordum. Bir de kendi
kendime risk hesabı yapıyordum. Gideceğim yerin haberi, aldığımız riske
değmiyordu bence. İşin ucunda canımızdan olmak vardı. Yaklaşık iki aydan
fazladır savaş bölgesinde çalışıyordum. Algılarım ortamı okuyabiliyordu. Bizi
hastane bölgesine götürecek adamın yanında küçük bir çocuk vardı. O adam
arabası ile önünüzde eskortluk yapıyordu, Ahmet Şık ile İlker Akgüngör’un
arabasına da bir genç binmişti. Arkada biz, yola koyulduk. Otelin arkasından
geçerken, daha önce fotoğraf makinemi rehin bıraktığım dükkânın kepenkleri yine
kapalıydı. Yoldan hastaneye doğru giderken bir görüntü çok dikkatimi çekmişti.
Bir kilisenin önünde rahip giysili adam, orada bulunan birkaç peşmergeden
kiliseyi korumalarını istiyordu. Çünkü camilerin yağmalandığı yerde,
kiliselerin hiçbir şansı yoktu. Hareketleri yardım çağrısı idi. Her neyse, biz
yola devam ettik. Irak’ın tamamı düştüğü için, cephede savaşan Irak askerleri
sivil giysiler ile kentlerde milis olmuştu. Musul’un Arap bölgelerini yollara
yaptıkları barikatlar ile ayırmışlardı.
Bölgelerine ABD güçleri ile
peşmergenin girmesini istemiyorlardı. Biz de o bölgeye doğru gidiyorduk. Savaş
boyunca ABD askerleri ile peşmergenin gerisinde çatışmaları izlemiştik. Artık
cephe kalmadığı için her taraf karışıktı. Biz de ilk defa karşı cepheye geçmiş
oluyorduk. Her şeyden önemlisi biz onlar için yabancıydık. Gelen geçen her
yabancı, onlar için düşman sayılabilirdi. Bunu da dikkate alan olmadı. Erbil plakalı
araçlarımızla şehri ikiye bölen yere doğru yaklaştığımızda, ben içimden
geçenleri son defa araçtaki arkadaşlarla paylaşmak istedim. İçimde kalsın
istemiyordum. Dönüşü olmayan yolun başlangıcıydı sanki. Dedim ki: “Arkadaşlar,
lütfen buraya girmeyelim.” Nevzat Bingöl bana dönerek “Kemal, korkuyorsan
arabadan in” dedi. Cevap vermedim. Sadece kafamdan şunlar geçti: “Arabadan
inersem, yabancı gazeteci olduğum için beni soyup soğana çevirecekler…” ortam
böyleydi çünkü. İkincisi arkadaşlarımı yarı yolda bırakacaktım. “Eğer öleceksek
beraber ölelim” dedim kendi kendime. Bizim şoför Dilşad da bölgeyi çok iyi
bildiği için: “Girmeyelim” dedi. “Burası Basçıların bölgesi” diye bağırdı. Onu
da dinlemedik. Geniş ve uzun bir caddenin başında ilk milislerin bulunduğu yere
vardık. Bize “Buyurun, geçin” şeklinde işaret yaptılar. Dönüşü olmayan yola
girmiştik artık. Cadde yarım barikatlarla bölünmüştü. Her barikatın başında
yüzleri poşularla örtülü milisler vardı. S harfi şeklinde zikzaklar çizerek
ilerliyorduk. Öndeki araçta Ahmet Şık ile İlker Akgüngör vardı. Oldukça yol
almıştık. Önümüzdeki arkadaşların arabası sağa doğru çıkmaz bir sokağa girerek
durdu. Bence o aracın şoförü bizim öne geçmemiz için böyle bir manevra
yapmıştı. Biz de onların saptığı sokağın başında durduk. Bizimkiler: “Tuzağa
düştük. Bizi takip edin buradan çıkalım” dediler. Yola devam ettik. Yaklaşık
200-300 metre sonra geniş bir dört yola vardık. Kısacası yüzlerce silahlı
insanın içindeydik artık. Arabada şöyle bir diyalog geçti: “Nasıl olsa bunlar
bizi tarayacak. En azından görüntü olsun.” Cam kenarında oturan Mesut Gengeç’in
elinde küçük kamera vardı. Mesut el kamerasını açtı ve kayda başladı. Büyük
kamera ise aracın içinde benim ile Nevzat Bingöl arasında duruyor. Sağ elim ile
kamerayı tutma yerinden sıkıca kavramışım. Önde çelik yelek ile Serdar Akinan,
arkada ise en sağda Nevzat
Bingöl, ortada ben, solumda ise elinde küçük kamera ile Mesut çekime devam
ediyor. Meydanda 20-30 metre ilerledik. Bir baktım ki ara sok aklardan,
binalardan silahlı adamlar çoğalmaya başladı. Ellerinde Saddam keleşnikofu
denilen silahlar vardı. Yüzlerindeki ifade korkunçtu. Şoförümüz hafif bir gaza
bastı. Ama hızla oradan kaçamazdık. Çünkü ilerimizde son bir barikat daha vardı
ve başında da silahlı biri duruyordu. Düşük bir hız ile gidiyorduk.
c-) Kurşunlar Altında Sessiz Anlar: Haberciler Vuruldu
“Söylemeye
gerek yok, insanlık biraz da ahmakça.”
Fransız Ozan François Coppee
Önce havaya doğru bir silah
sesi duyduk. Ardından silahların namluları aracımıza döndü. Kurşunlar, dolu
gibi aracın üzerine yağmaya başladı. Mermilerin sesi kaporta üzerinde
yankılanıyordu. Tak, tak diye sesler yükseliyordu sessizliğimiz içinde... Tam
bu sırada araçta biri: “Arkadaşlar yatın!” Bir ses daha: “Buraya kadar!” dedi.
Kurşun sesleri ile ölüm sessizliği başlamıştı. Bence hiçbirimiz oradan
kurtulacağımıza ihtimal vermiyorduk. Çünkü manzara buydu. Ne kimse bağırıyor,
ne de ağlıyordu. Sadece kurşun sesleri altında sessizce ölümü bekliyorduk. O
daracık tuzakta çaresizdik. Ama yavaş yavaş ilerliyorduk. Ben arka koltukta
başımı yere değecek şekilde duruyordum. Aklımdan şöyle bir düşünce geçti.
“Nasıl olsa üzerimde çelik yelek var ama kafamda bir şey yok. Koltuğun üzerinde
tuttuğum kamerayı başımın üzerine koymalıyım ki, başımı kurşunlardan korusun.”
Nedense bunu da yapmadım. Elimde ki kamerayı kolundan tutmaya devam ettim.
Mesut’un elindeki küçük kamera ise kayıttaydı. Kurşunlar yağmaya devam ederken,
yaklaşık ilk 50 metrede aracımız sağ kaldırıma çarparak bir an durdu. Kendi
kendime: “Eyvah! Şoför öldü” dedim. Dilşad da direksiyonun altına yatmış yolu
görmeden gidiyordu. İki üç saniye sonra araç tekrar yola devam etmeye başladı.
Kurşunlar altında sanırım 100 metre gitmiştik. Birden silah sesleri kesildi.
Kısacası ateş menzilinden çıkmıştık. O kadar kurşun yağdıran
milisler ise artık peşimizden
koşmaya ve ateş etmeye gerek duymamıştı. Nasıl olsa dersimizi vermişlerdi.
Ateşkes olunca hepimiz aracın içinde doğrulduk. Kim öldü, kim yaşıyor diye
merak ediyorduk. Bir baktım herkes birbirine bakıyor. Kurşunlardan delik deşik
olan aracımız ise son barikata doğru gidiyordu. Ben hiç acı hissetmemiştim. Bir
baktım kamerayı tutan sağ elim kanlar içinde. Gelen kurşunlardan biri, nasıl
olmuşsa benim ile Nevzat Bingöl’ün arasında bulunan kameranın tutma yerindeki
orta parmağıma isabet etmiş. Kolu parçalamış ve alt tarafa gelen başparmağımın
tırnak bölümünü götürmüş. Parmaklarımın kemiği bile gözüküyor. Kendi kendime
dedim ki: “Parmağım koptuğu halde hiçbir acı hissetmedim. Başka kurşun yarası
var mı?” Sol elimle kendimi yokladım. Başka yerimde kan ve kurşun izi yok. Buna
sevindim tabi ki. Bu arada Mesut’un başından kan akıyor. Mesut büyük bir panik
ile bağırmaya başladı. Hiç unutmam. Aracımız 200-300 metre ileride bekleyen son
barikata vardı. Bizi oradan izleyen son milis, kendisine yaklaşan aracımızı
dikkatlice izliyordu. Baktı ki hepimiz yaşıyoruz. Hafif bir tebessüm ile eğildi
ve elindeki silah ile bize geçin şeklinde işaret etti. Bir an adam ile göz göze
geldim, bizi bağışlamıştı. Bence o kadar kurşunun altından sağ çıktığımızı
görünce o da bize yol vermişti. Hani derler ya “Öldürmeyen Allah öldürmez”
aynen öyle olmuştu. Bu son barikatı da geçince hemen sağa döndük. Dicle Nehri
üzerinde bulunan bir köprüden geldiğimiz Valilik Meydanı’na doğru yol almaya
başladık. Mesut Gengeç kafasından akan kana takılmıştı. İkide bir: “Kafama
bakın kafama” diyordu. Başının içinde kurşun olup olmadığını merak ediyordu.
Ben kendim ile meşguldüm. Yanında oturduğum halde Mesut’un başına
dokunamıyordum. Çünkü ellerim kan içindeydi. Arkadaşlar: “Güvenli bir bölgeye
geçelim” diyorlardı. Az da olsa tek güvenli yer, Musul Valilik Meydan’ı idi.
Mesut baktı kimse kafasına bakmıyor, elindeki küçük kameranın vizörünü yüzüne
doğru tuttu. Ekranı da çevirdi. Böylece kafasını görebiliyordu. Eli ile kan
akan yeri yokladı: “Kafamda kurşun izi yok
ama bu kan nereden geliyor?”
dedi. Anlaşılan Mesut’un başından bir şey deri ile kemik arasından sıyrılıp
gitmişti, korkulan olmamıştı. Düşündüm o an: “olan olmuş. Ağlamak sızlanmak
yok. Bu durumdan en iyi şekilde sıyrılmak zorundayım.” …………………….

No comments:
Post a Comment