Sunday, December 8, 2019

Musul Yanıyorken, Haberciler Ateş Altında-Kemal Batur (Fam Yayınları) İstanbul


Musul Yanıyorken, Haberciler Ateş Altında-Kemal Batur
(Fam Yayınları) İstanbul

Milliyet-Kültür/Sanat


Bu  kitabın ana konusu bir habercilik hikayesi ve yolculuğudur. 2003 yılında Irak’ta yaklaşan savaş ve işgali yerinde izlemek ve görmek adına, gazatecilik  güdüleriyle yapılan bir iş çalışmasıdır…
Kitab Kuzey Irak’a yapılan zorlu ve uzun bir yolcuğu da anlatır. O yıllarda Türkiye Gazetecilerin Habur Sınır Kapısı’ndan Irak’a geçişine izin vermiyordu. Bu nedenle bir haberci olarak, Suriye, Irak (O zaman Saddam’ın denetimindeydi) Musul üzerinden Irk Kürt Bölgesi ne geçmek gerekiyordu. Bu tehliyeli yolda karşılaşılan durum ve olaylar konu edilmektedir.
2003 yılı Irak Kuzey Cephesi’nde 62 günde yaşanan diplomatik ve politik sureçlerle birlikte, sıcak savaşın cephe yönünü de gözler önüne sermekdedir.
Bir gazateci ve habercilerin sıcak çatışma bölgelerinde kalşılaştığı zorluklar konu edilmektedir..
İnsan ve gazeteci arasında yaşanılan gel-gitlerin psikolojik dengesi ile dengesizliği de konu edilmektedir.
Ayrıca o yılların konjoktürel durumuna göre, Kuzey Irak’ta çalışan Türk Basınına çıkarılan zorluklar da irdelenmektedir..
Savaş (Saddam dönemi) öncesi ve sonrası Musul’daki olayların ve çatışmalar ayrıntıları ile gözler önüne sermektedir..
Yaklaşık 20 günde askeri olarak düşen Irak’ta, özelde ise Kerkük ve Musul’da tapu ve nüfus dairelerinin yakılması ve talan edilmesine tanıklık etmektedir..
Özellikle bitmek üzere olan bir habercilik tarzının, genç gazetecilere örnek teşkil edecek ayrıntılar içermektedir.
Ayrıca Ortadoğu veya çatışma bölgelerinde çalışan habercilerin karşılaşabileceği olağanüstü durumlar, nasıl davranış ve hareket etmeleri konusunda ipucları içermektedir..
Aslında 2003’deki Irak işgalı ve kaosunun nasıl bütün Ortadoğu’ya yayıldığının temellerini de irdelemektedir…
Bu çatışma ortamlarında bir yandan haber yapma telaşı yaşanırken, vicdani ve insani durumlarla olan ikilemler de gözler önüne serilmektedir.
Kitabın ana ekseni o dönem bölgede çalışan bütün Türk Basını Gazetecilerini de konu edinmektedir.. Arkadaşlıklar, Habercilik yarışı ve rekabeti, yolculuklar ve yaşamların paylaşımını sayfalarda işlenmektedir.
Özellikle savaş bölgelerinde yapılan en küçük hataların ölümcül tehlikeler yarattığın da belirtmek gerekir..
Kitabın ana finalini ise 12 Nisan 2003’de biz gazetecilerin içinde bulunduğu basın aracının Musul’da silahlı Baas Milislerince taranmasını oluşturmaktadır..
Bu saldırı sonucu can kaybı olmazken, Muhabir-Kameraman Kemal Batur parmağını kaybederken, Kameraman Mesut Gengeç başından aldığı yara ile şans eseri kurtulmuştu. Aynı araçta bulunan Serdar Akinan ile Nevzat Bingöl çelik yelekleri sayesinde kurtulmayı başarmışlardı…
KEMAL BATUR
 1972 yılında Bingöl merkeze bağlı Gözeler köyünde doğdu. İlkokulu burada okudu. Ardından Bingöl Merkez Ortaokulundan mezun oldu. Lise eğitimini Malatya Yeşiltepe Lisesinde tamamladı. 1989-1990 öğretim döneminde Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümünü kazandı. 1990 yılında henüz üniversitede birinci sınıfta iken Sabah gazetesinde gece muhabiri olarak işe başladı. Sırası ile Sabah, ATV, Kanal D, Star TV, NTV ve Flaş TV’de muhabir ve kameraman olarak çalıştı. 2003 yılında ABD’nin Irak işgalini Sky Türk televizyonu adına izlerken Musul’da araçları tarandı. Olayda mucize eseri can kaybı olmazken Kemal Batur elinden, Show TV kameramanı Mesut Gengeç başından yaralandı. Kemal Batur 1994 yılından itibaren Ortadoğu’da habercilik yapmaktadır. Türkiye, İran, Irak, Suriye, Lübnan, Azerbaycan, Kıbrıs ve Libya’daki çeşitli haberleri yerinden izlemiştir. Gazetecilik yaşamına freelance olarak devam etmektedir,
-------------------------------------------------------------------
Bu kitabı 2 Nisan 2003 tarihinde, Süleymaniye’nin güneyinde bulunan Kifri’de mayın patlaması sonucu hayatını kaybeden BBC televizyonu, Tahran bürosunda çalışan, değerli arkadaşım Foto-Muhabir ve kameraman Kaveh Golestan’a adıyorum. Ayrıca 2003 Irak işgalini takip ederken hayatını kaybeden habercileri saygı ile anıyorum.

(Arkam Kapak yazısı)
MUSUL YANIYORKEN
"HABERCİLER ATEŞ 
ALTINDA" FaM Yayınları
Gazeteci Kemal Batur 2003 yılında II. Körfez Savaşı ile Irak'ın işgalini bir haberci olarak izledi. Orta doğu coğrafyasının bitmek bilmeyen kanlı günlerinin bir kesitine tanıklık etti, olanı biteni kayıt altına aldı. Bu kayıtlar, kuzey cephesinde (Musul, Kerkük, Süleymaniye) altmış iki günlük politik, diplomatik süreçler ile birlikte sıcak savaşı da irdelemektedir... 
Musul Yanıyorken (Haberciler Ateş Altında) kitabı, genel olarak savaşın yıkıcılığı, zor yolu ile rejim değişikliğinin anlatımı iken özel olarak gazetecilerin basın aracının Musul'da, Baas milislerince silahlı saldırıya uğradığı anın belgesidir.
Kitabın içeriği bir habercilik belgesi olmakla birlikte, günümüzde Irak'ta ve özellikle Kerkük ve Musul'da yaşananların ne olduğunun ipuçlarını da barındıran bir çalışmadır.
Kemal Batur bu zorlu habercilik yolculuğunda dolayı, Habertürk TV tarafından 2003 yılında düzenlenen "Hande Mumcu" yılın basın cesaret ödülüne de layık görülmüştür.

Özellikle bütün haberci dostlara tevsiye ediyorum
Kitap her ne kadar bir habercilik çalışması olsa da, aynı zaman Zaza Kemal'in de hikayesidir....

(Giriş Bölümünden iki başlık)

1-) Musul Yanarken: Dicle Kıyısında Kaos ve Talan

“Bu savaşın daha derin bir sonucu uluslararası yasa sisteminin yıkılması olabilir. Güvenlik Konseyi’nin Batı koalisyonunu bu olaya seyirci kalmasının sonucu, Birleşmiş Milletlerin ve hatta NATO’nun fiilen yıkılmasıdır. Batı’nın, başını çektiği dünya düzeni için kaba kuvvet kullanmadan bir daha destek bulabileceğine inanmak zordur.” Carl Johan Calleman/

11 Nisan 2003/Musul O sabah, Erbil’de bulunan basın mensupları olarak Musul’un kapısına dayanmış, içeri girmek için bekliyorduk. Tarihi kent Musul’un her tarafından dumanlar yükseliyordu. Şehirde yaygın bir şekilde talan başlamıştı. Biz basın mensupları, olan biteni şehrin Erbil tarafının giriş kısmında izliyorduk. Musul’da haberciler de dahil olmak üzere kimsenin can güvenliği kalmamış, talan ve kaos ise alabildiğine hızlanmıştı. Bir gün önce Kerkük’te yaşanan talanlar medyanın gözünden kaçmamış, dünya bu görüntüleri izlemişti. Bu nedenle peşmerge güçleri bizleri Musul’a sokmak istemiyordu. Türkiye’den bölgeye gelen gazeteciler için daha fazla zorluk çıkartılıyor, bir türlü şehre giriş izni verilmiyordu. Bizler aracın içinde şehre giriş için izin beklerken peşmergeler dikkatle bizi gözlüyordu. Birden iki İngiliz gazeteci, araçlarına atladıkları gibi peşmerge barikatını aşarak şehre doğru ilerlemeye başladılar. Peşmerge güçleri İngiliz gazetecilere karşı fazla direnç göstermeyince biz diğer basın mensupları da bu durumdan faydalanarak yola koyulduk. Tam altmış bir gün önce ayrıldığım Musul’a tekrar geri dönüyordum. Musul o sıra Saddam’ın denetimindeydi. Yol boyunca dumanlar yükseliyordu. Birçok kamu binası alevler içindeydi. Musul, şiddete teslim olmuştu. Musul halkı yıllarca baskı altında yaşamış olmanın öfkesini devleti sembolize eden yapılara yöneltmişti. En çok çocuklar dikkat çekiyordu, ama her yaştan insan bu öfkede yerini almıştı. Bizim araçta Nevzat Bingöl, kameraman Göçhan Yıldırım, yeni şoförümüz Türkmen Dilşad ve ben vardık. 1998 yılına kadar Musul’da
Irak İstihbaratı El Muhaberat’ta çalışan Dilşad, oradan kaçarak Erbil’e yerleşmişti. Musul’u çok iyi biliyordu. Musul’da “Nebi Yunus” dedikleri Yunus peygamberin basamaklı Zigurat’ı andıran türbesinin önünde durup biraz çekim yaptık. İki ay önce Musul’a ilk ziyaretimde Yunus peygamberin kocaman türbesi çok dikkatimi çekmişti. Tam altmış bir gün öncesini bildiğim, Saddam’ın sıkı denetimi altındaki Musul’da artık Saddam’ın otoritesinden kaynaklı denetim son bulmuş, sistemin göz yumduğu talan özgürlüğü başlamıştı. Çekim yaptığımız bazı yerlerde görüntü alırken, dikkat ve öfkenin bize yöneldiği anlarda oradan uzaklaşıyorduk. Hemen hemen bütün basın mensupları Musul Valilik Meydanı’nda toplanmıştık. Buraya “Ninova Valiliği” adı verilmişti. Ortalıkta hiç ABD askeri yoktu. Meydanda sadece bazı Peşmerge güçleri vardı. Burası şehrin biraz daha güvenli tek bölgesi durumundaydı. Bu noktada birçok televizyon kanalı canlı yayın yapıyor, gazeteciler çektikleri fotoğrafları gazetelerine gönderebiliyorlardı. Valilik binasının tam karşısında bulunan bankaya giren gençlerin içerideki paraları torbalara doldurup dışarıya çıktığına tanık oluyoruz. Kapıda bekleyen eli silahlı kişiler tavana ve yere ateş ederek torbalara doldurulan paralara el koyduktan sonra, torbaları bankanın kapısına gelen araçlara doldurup göndermişlerdi. Bu arada yakın çekim yapan gazetecilerin kamera ve fotoğraf makinelerini de almaya çalıştılar. Vatan gazetesinden İlker Akgüngör’ün makinesini de kapmak istediler. Ortam gazetecilerin çalışması açısından oldukça riskliydi. Musul’un her tarafından ise silah sesleri ve dumanlar yükseliyordu. 4-5 milyonluk bir şehir yanıyor ve talan ediliyordu. Savaşın bütün izleri şehirde etkisini gösteriyordu. Ben de bu esnada videofonu canlı yayına hazırlıyordum. Etrafıma gençler birikince, onları dağıtmak için bağırıp çağırıyorum -işe yarıyor tabii ki- çünkü sessiz kalırsam malzemeleri çalacaklardı. Bazı televizyon kanallarının silahlı korumaları olmasına rağmen Türkiyeli basın mensuplarında imkânlar kısıtlıydı. Meraklı Araplar ve Türkmenler arasında kalmıştık. Herkes bir şeyler soruyordu. Türkmenler, Türk askeri gelecek mi diye merak ediyor. Araplar ise tezkerenin çıkmamasından memnundu.
Ninova Valiliği önündeki kaos tüm hızıyla devam ederken medya çalışanları yayın telaşında iken, Musullular talan ve bankanın soyulması ile meşguldü. Karmaşaya bir de ezan sesi karışıyordu. Cuma namazı için ezan okunurken bankanın önüne gelen orta yaşlı bir Arap kadının soygunculara sitem ettiği, Nevzat Bingöl’ün kameraya çektiği konuşmanın tercümesi şöyle: “Ey Musullular, Musul peygamberler kentidir, âlimlerin bilginlerin yetiştiği bir yerdir. Şimdi hırsızlar kenti olmuş. Musul yiğit insanların olduğu bir şehirdi, şimdi korkakların mekânı olmuş. Şu yaptığınıza bir bakın. Musul bu hallere düşecek bir yer miydi? İlim ve aydınlığın karşılığı yağma mı olmalıydı? Bakın üzerinde Allah’ın isminin bulunduğu bayrağınızı yere attılar. Siz yağmaya dalmışsınız, bu mu sizin yiğitliğiniz? Bu mu sizin cesaretiniz? Bayrağınızı yerden kaldırın ve onun için savaşın... Yarın çocuklarınızın yüzüne bakamayacaksınız, çocuklarınıza kara bir tarihi miras bırakacaksınız.” Bu sözlerin ardından banka soygunu yapan kalabalık birden “yurtsever” kesildi ve habercilerin üzerine yürümeye, canlı yayınların kablolarını çekmeye, araçlara tahrip etmeye ve bizlere saldırmaya başladılar. Bu kargaşa ortamında hemen malzemeleri topladım. Bir ara bazı kişiler bizim araca yöneldiler. Kameraman Göçhan Yıldırım ile kaçmanın bir yolunu arıyoruz. Kaçmaya bile yer yok. Bize doğru yaklaşan gruba Nevzat Bingöl: “Biz Türk’üz, biz Müslümanız” deyince bize karışmadılar. Ama etrafımızda bulunan yabancı gazetecilere saldırıyorlardı. Çoğu, günlerce beraber çalıştığımız arkadaşlarımız olduğu için onları kurtarma ihtiyacı hissediyorsun. Musul Valilik Meydanı’ndan haberciler kurtulmanın yollarını arıyorlardı, biz de aracımıza atladık ve yavaş yavaş alandan uzaklaştık. İki aylık sürede ilk defa Irak’ta Türk gazetecisi olmanın ayrıcalığını yaşadık. Peşmerge bizi sıkı bir şekilde denetliyordu. O gün Musul’da Arapların bize dokunmamalarının en önemli nedeni ise 1 Mart 2003 tezkeresinin çıkmamasına bağlıyorum. Çünkü Iraklı Araplar tezkerenin geçmemesini, Türkiye, “işgal için topraklarını kullandırmadı” şeklinde yorumluyordu. Hatta Musullu Türkmenler bize: “Türk askeri ne zaman gelecek?” şeklinde sorular soruyordu. Irak’ta en son düşen şehirler, Kerkük ardından Musul olmuştu. Bu iki kentte çok sayıda Türkmen yaşadığından Türk basını buralara daha
önem veriyordu. İstanbul haber merkezleri, biz habercileri özellikle tapu daireleri ve nüfus müdürlükleri için uyarıyordu. Musul’da her iki daireyi bulup çekim yapmıştık. Kâğıtlar sokakta savrulurken masalar, sandalyeler ve kamuya ait birçok şey evlere doğru yol alıyordu. O bölgeden uzaklaşıp yolumuza devam ettik. İki ay önce geldiğimiz Suriye ile Musul üzerinden, Kuzey Irak’a geçince kaldığımız Burç Bağdat Otelinin önüne geldik -tabi iki ay önce Saddam dönemiydi ve bu yolu kullanırken kendimizi tüccar olarak tanıtıyorduk- hatta otelde bana ne iş yaparsın diye sıkça sorulan soruya ben de “Seyyahım” diyordum. Dicle kenarında bulunan otelin kapıları kapalıydı. Bazı camları kırılmıştı. Çalışanlar ikinci kattan dışarıyı izliyordu. Bizleri görünce hem tanıdılar hem de şaşırdılar. Çünkü gazeteci olduğumuzu bilmiyorlardı ancak kameralarla görünce anladılar. Su istedik, bize su verdiler. İki ay önce Musul’dan geçerken Türkiye’ de pasaporta işlemediğim için fotoğraf makinemi çıkaramamıştım. Halil İbrahim Gümrüğü’nde makineme el konulduğunda bir şartla makineyi vereceklerini söylediler. Musul’da makineni sat veya bırak. Aslında gümrükte makineye konmak istiyorlar. Ben de bırakmak istemiyorum. Niçin anlatıyorum bunları şimdi; Musul’da makineyi düşük bir fiyatla bir fotoğrafçıya bırakmıştım, o da: “İki ay içinde gelirsen ve makineni satmamışsam aynı fiyattan geri vereceğim” demişti. Ben de otel yakınında bulunan bu dükkâna da uğramak istiyordum. Bu yaşadıklarımı da zaman zaman arkadaşlara mizahi bir dil ile anlatıyordum. Arkadaşlar da bana takılırdı: “Kemal, Musul’a girdiğimizde bir tank ele geçirip, dükkânın önüne çekeceğiz ve diyeceğiz ki makinemizi sen mi getiriyorsun yoksa tank ile biz mi dükkâna girip alalım” diyorlardı. Tanksız gittiğimiz dükkânın kepenkleri kapalıydı, makineyi alamadık o gün. Çoğu dükkân bu yüzden açılmamıştı. Yolda kurulan barikatlar da ise talan yapanların araçlarını kontrol eden sivil bazı Musullular da vardı. Bunlar da çalınan mallara el koyuyordu... Şehirde ABD askerleri pek görünmüyordu. Kentin dışında ise Peşmerge güçleri Kuzey Iraklı Kürtlerin araçlarını arıyordu. Bir gün önce Kerkük’te yaşanan talan olayları da dünya medyasına kötü bir fotoğraf vermişti. Mesut Barzani’nin emri vardı. En azından Kerkük’te basının gözü önündeki talanların, Musul’da tekrarlanmasını istemiyordu. Peşmerge de bunun uğraşı içindeydi.

O gün yakıp yıkılan Musul’dan da sağ salim çıkmayı başardık. Erbil’e doğru yol almaya başladık. Musul ile Erbil arası araçla yaklaşık 2 saat sürüyor. Daha önce iki ilin sınırını belirleyen Kalak Köprüsü’nün bir tarafını KDP peşmergeleri, (Kürdistan Demokrat Partisi) karşı tarafını ise Saddam askerleri kontrol ediyordu. Aynı devlet içindeki iki toplumu ayıran bir nevi gümrüktü. İşte bu Kalak Köprüsü’nün bir tarafı Irak askerleri geri çekilince bombalamıştı. Bir bölümü yıkılan köprünün üzerinden araçlar geçebiliyordu. Artık iç sınırlar işlevini kaybetmişti. Bu köprüyü de geçince öğleden sonra Erbil’e vardık... Biz Erbil’de iken Nevzat Bingöl’deki uydu telefonu çalar çalmaz ben ne olduğunu tahmin ettim. Serdar Akinan’nın Irak’a girmek için İran’dan geçeceği güzergâhta, dağ başında bir gümrük daha vardı. Buranın ismi iyi bildiğimiz Kandil Dağı idi. Tam İran ile Irak arasındaki bu yolu daha çok kaçakçılar kullanıyordu. Denetimi ise PKK tarafından yapılıyordu. Nevzat Bingöl’e telefon açınca Serdar Akinan ile Mesut Gengeç’in, Kandil’de olduğunu anlamıştım. Sonra Nevzat’ın telefon konuşmasını dinleyince düşüncelerim doğrulanmış oldu. Serdar Akinan ile kameraman Mesut Gengeç, İran sınırından geçince kendilerini kamp gümrüğünde bulmuştu. Nevzat Bingöl, dağdakilere Serdar Akinan’ı bırakmaları için uğraşırken telefonda: “Onlar bizim teknik elemanlarımız. Bize teknik malzeme getiriyorlar, lütfen bırakın” diyordu. 11 Nisan 2003 akşam saatlerinde Serdar Akinan ile Mesut Gengeç Erbil’de kaldığımız otele vardılar. Nevzat Bingöl o gün Musul’da çektiğimiz görüntüleri Serdar’a da izletti. Gerçekten görüntüler Musul’un içinde bulunduğu durumu açıkça gösteriyordu. O gece bir plan yaptık. Yarın Musul’a gidilecekti. Yaklaşık iki aydır Show TV adına bölgede görev yapan kameraman Göçhan Yıldırım artık görevi yeni gelen Mesut Gengeç’e bırakacaktı. Göçhan o gün dinlenecekti. Musul’a Mesut Gengeç ile gidecektik. Göçhan iki ayı yeni doğan kızının özlemi ile geçirmişti. Savaş bölgesinde çalışan baba olmuş gazeteci arkadaşlar, en çok çocuklarını özlüyordu. Ve savaştaki çocuk görüntülerinden daha da etkileniyorlardı. Sabah olunca Musul’a hareket için hazırlık yapmaya başladık. Aslında ben o gün Kerkük’e gitmek istiyordum. Ama bu fikrimi hiç kimseye açmadım. İlk defa burada paylaşmaktayım ancak vardığımız or
tak karara göre daha da hareketli olan Musul’u seçtik. Sabah, tehlikeli Musul yolculuğumuz başladı. Ben yaralı olarak Silopi’ye getirilince yetkililer Serdar Akinan’nın tekrar hangi yoldan Irak’a girdiğini merak ediyorlardı. Ben de gelince kendisine sorun, demiştim. İşte bunun için de Serdar’ın anlatımı daha önemli. Bu bölümü ileride “Haberin İzinden Tehlikeli Yolculuk(Piranşehir, Kandil’den Irak)” başlıklı yazıda bulabilirsiniz. Bu yolculuğun hikâyesini ilk defa paylaşmış olacağız.

a-) Haberciler Ateş İçindeki Musul Yolunda
2 Nisan 2003, Erbil-Musul Hiç unutamayacağım bir tarih olan 12 Nisan 2003 Cumartesi günü Erbil’den Musul’a hareket başladı. Irak’ta tam 62 günüm olmuştu. Musul artık Saddam’ın denetiminde değildi. Bizim araçta Serdar Akinan, Nevzat Bingöl ve o gün Irak’ta ilk iş gününe çıkacak olan Kameraman Mesut Gengeç vardı, aracı yine Türkmen asıllı şoförümüz Dilşad kullanıyordu. Bizimle birlikte bir araç daha vardı; Vatan gazetesinden İlker Akgüngör ile Radikal gazetesinde çalışan Ahmet Şık ile Musul’a doğru yola çıktık. İki aydır bölgede çalışıyordum. İlk defa o gün tedirgin hissettim. Bir taraftan da kendimi teselli ediyordum: “Bir şey olmaz, Musul’a girer tekrar çıkarız” diye. Musul’a yakın bir yerde bütün medya mensupları canlı yayın araçları ile bekliyordu. Bir gün önce Musul’da saldırıya uğradığımız ve can güvenliği olmadığı için gazeteciler kent dışında kalmayı tercih etmişti.
Onların yanından geçerek Musul’un girişine vardık. Burada sadece bir Peşmerge kontrol noktası vardı. Orada durduk ve Musul’daki durumu öğrenmeye çalıştık. Gelen haberler hiç iyi değildi. Musul’un içine girmeye karar verdik. Peşmerge güçleri şehirde hiçbir can güvenliliği olmadığı konusunda bizi uyardılar.

b-) Pimi Çekilmiş Bir Bomba Olan Musul’da Can Pazarı

“Dünyamız, günahkâr düşüncenin gölgesinde kararmış, aslen yüce ruhlara ait olan bir ıstırap yeridir.” Dostoyevski

Kararımızı verdik, Musul’a girecektik. Bir gün önce geçtiğimiz yollardan geçerek Ninova Valilik Meydanı’na geldik. Yol boyunca manzara inanılmazdı. 4-5 milyonluk şehirde yağma ve yangınlar devam ediyordu. Ninova Valilik Meydanı’nda bizden başka gazeteci yoktu. Peşmerge güçleri sadece o meydanı kontrol edebiliyordu. Valilik binası içinde ise az sayıda ABD askeri vardı. Musullu Araplar meydana çıkmak için peşmerge güçlerini zorluyordu. Peşmergeler ise havaya ateş ederek Arapları meydandan uzak tutmaya çalışıyordu. Biz orada videofon ile canlı yayın için sistemi kurduk. İstanbul ile uydudan bağlantı kurduk. Böylece Musul’dan canlı yayına başladık. Serdar Akinan canlı yayın anında durumu belirtmek için: “Musul adeta pimi çekilmiş bir bomba gibi” dedi. Gerçekten durum böyle idi. Türk televizyonu olduğumuzu anlayan peşmergeler, canlı yayın devam ederken kameranın önünü kapattılar. Serdar’da yayını kesmek zorunda kaldı. Aslında gazetecilik adına iyi bir gündü. Çünkü şehirde haberciler olarak bizler ve NTV ekibi vardı, canlı yayın yapmayı da başarmıştık. Asıl beni düşündüren şey, bu karmaşanın içinden nasıl çıkacağımızdı. Düşüncemi hemen Serdar Akinan’a açtım. Yanına giderek: “Lütfen buradan çıkalım,” dedim. Serdar: “Tamam” dedi. Bu başarılı yayından hemen sonra şehirden çıkma taraftarıydım. O gün Musul’da hava çok sıcaktı. Bundan dolayı çelik yeleklerimizi giymemiştik. Hem sıcaktı, hem de çelik yelekler biraz ağırdı. Fakat Serdar Akinan çelik
yeleklerimizi giymemizi söyledi. Çelik yeleklerimizi giydik. Üzerine kan gruplarımızı yazdık. Aracımızın üzerine de kocaman TV yazısını yapıştırdık. Dicle Nehri kıyısında bulunan Burç Bağdat Oteline hareket ettik. İki ay önce Musul üzerinden Kuzey Irak’a geçerken bu otelde kalmıştık. Burç Bağdat Otelinin önüne vardığımızda ise bir karmaşa vardı. Bazı insanlar, camiler dahil talan yapmaya çalışırken, bazıları da bunu önlemeye çalışıyordu. Bizim gazeteci olduğumuzu anlayınca bir grup yanımıza geldi. O insanlar ile aramızda hararetli konuşmalar başladı. Bizim şoför Dilşat bile tartışmalara katılmıştı. Kendi kendime “Eyvah” dedim. Durum vahimdi. Bizimkiler tartışadursun, aracın içinde oturmaya başladım. Çünkü malzemeleri çalmalarından çekiniyordum. Ortam buna son derece müsaitti. O grubun içinde İngilizce bilen bir adam: “Musul’da hastane de talan edilmiş, orada yüzlerce ölü ve yaralı var. Gelin sizi oraya götürelim” dedi. Bizimkiler kabul ettiler. Daha önce savaş bölgelerinde çalışmış haberciler bana: “ Böyle yerlerde sizi şurada ölü veya yaralı var diye, oraya götürmeye çalışanlara sakın uyma” demişlerdi. Bu da aklıma geldi. Oraya gitmek istemiyordum. O gün başarılı işler yapmıştık ve bunun yeterli olduğunu düşünüyordum. Bir de kendi kendime risk hesabı yapıyordum. Gideceğim yerin haberi, aldığımız riske değmiyordu bence. İşin ucunda canımızdan olmak vardı. Yaklaşık iki aydan fazladır savaş bölgesinde çalışıyordum. Algılarım ortamı okuyabiliyordu. Bizi hastane bölgesine götürecek adamın yanında küçük bir çocuk vardı. O adam arabası ile önünüzde eskortluk yapıyordu, Ahmet Şık ile İlker Akgüngör’un arabasına da bir genç binmişti. Arkada biz, yola koyulduk. Otelin arkasından geçerken, daha önce fotoğraf makinemi rehin bıraktığım dükkânın kepenkleri yine kapalıydı. Yoldan hastaneye doğru giderken bir görüntü çok dikkatimi çekmişti. Bir kilisenin önünde rahip giysili adam, orada bulunan birkaç peşmergeden kiliseyi korumalarını istiyordu. Çünkü camilerin yağmalandığı yerde, kiliselerin hiçbir şansı yoktu. Hareketleri yardım çağrısı idi. Her neyse, biz yola devam ettik. Irak’ın tamamı düştüğü için, cephede savaşan Irak askerleri sivil giysiler ile kentlerde milis olmuştu. Musul’un Arap bölgelerini yollara yaptıkları barikatlar ile ayırmışlardı.

Bölgelerine ABD güçleri ile peşmergenin girmesini istemiyorlardı. Biz de o bölgeye doğru gidiyorduk. Savaş boyunca ABD askerleri ile peşmergenin gerisinde çatışmaları izlemiştik. Artık cephe kalmadığı için her taraf karışıktı. Biz de ilk defa karşı cepheye geçmiş oluyorduk. Her şeyden önemlisi biz onlar için yabancıydık. Gelen geçen her yabancı, onlar için düşman sayılabilirdi. Bunu da dikkate alan olmadı. Erbil plakalı araçlarımızla şehri ikiye bölen yere doğru yaklaştığımızda, ben içimden geçenleri son defa araçtaki arkadaşlarla paylaşmak istedim. İçimde kalsın istemiyordum. Dönüşü olmayan yolun başlangıcıydı sanki. Dedim ki: “Arkadaşlar, lütfen buraya girmeyelim.” Nevzat Bingöl bana dönerek “Kemal, korkuyorsan arabadan in” dedi. Cevap vermedim. Sadece kafamdan şunlar geçti: “Arabadan inersem, yabancı gazeteci olduğum için beni soyup soğana çevirecekler…” ortam böyleydi çünkü. İkincisi arkadaşlarımı yarı yolda bırakacaktım. “Eğer öleceksek beraber ölelim” dedim kendi kendime. Bizim şoför Dilşad da bölgeyi çok iyi bildiği için: “Girmeyelim” dedi. “Burası Basçıların bölgesi” diye bağırdı. Onu da dinlemedik. Geniş ve uzun bir caddenin başında ilk milislerin bulunduğu yere vardık. Bize “Buyurun, geçin” şeklinde işaret yaptılar. Dönüşü olmayan yola girmiştik artık. Cadde yarım barikatlarla bölünmüştü. Her barikatın başında yüzleri poşularla örtülü milisler vardı. S harfi şeklinde zikzaklar çizerek ilerliyorduk. Öndeki araçta Ahmet Şık ile İlker Akgüngör vardı. Oldukça yol almıştık. Önümüzdeki arkadaşların arabası sağa doğru çıkmaz bir sokağa girerek durdu. Bence o aracın şoförü bizim öne geçmemiz için böyle bir manevra yapmıştı. Biz de onların saptığı sokağın başında durduk. Bizimkiler: “Tuzağa düştük. Bizi takip edin buradan çıkalım” dediler. Yola devam ettik. Yaklaşık 200-300 metre sonra geniş bir dört yola vardık. Kısacası yüzlerce silahlı insanın içindeydik artık. Arabada şöyle bir diyalog geçti: “Nasıl olsa bunlar bizi tarayacak. En azından görüntü olsun.” Cam kenarında oturan Mesut Gengeç’in elinde küçük kamera vardı. Mesut el kamerasını açtı ve kayda başladı. Büyük kamera ise aracın içinde benim ile Nevzat Bingöl arasında duruyor. Sağ elim ile kamerayı tutma yerinden sıkıca kavramışım. Önde çelik yelek ile Serdar Akinan,

arkada ise en sağda Nevzat Bingöl, ortada ben, solumda ise elinde küçük kamera ile Mesut çekime devam ediyor. Meydanda 20-30 metre ilerledik. Bir baktım ki ara sok aklardan, binalardan silahlı adamlar çoğalmaya başladı. Ellerinde Saddam keleşnikofu denilen silahlar vardı. Yüzlerindeki ifade korkunçtu. Şoförümüz hafif bir gaza bastı. Ama hızla oradan kaçamazdık. Çünkü ilerimizde son bir barikat daha vardı ve başında da silahlı biri duruyordu. Düşük bir hız ile gidiyorduk.
c-) Kurşunlar Altında Sessiz Anlar: Haberciler Vuruldu

 “Söylemeye gerek yok, insanlık biraz da ahmakça.” Fransız Ozan François Coppee
Önce havaya doğru bir silah sesi duyduk. Ardından silahların namluları aracımıza döndü. Kurşunlar, dolu gibi aracın üzerine yağmaya başladı. Mermilerin sesi kaporta üzerinde yankılanıyordu. Tak, tak diye sesler yükseliyordu sessizliğimiz içinde... Tam bu sırada araçta biri: “Arkadaşlar yatın!” Bir ses daha: “Buraya kadar!” dedi. Kurşun sesleri ile ölüm sessizliği başlamıştı. Bence hiçbirimiz oradan kurtulacağımıza ihtimal vermiyorduk. Çünkü manzara buydu. Ne kimse bağırıyor, ne de ağlıyordu. Sadece kurşun sesleri altında sessizce ölümü bekliyorduk. O daracık tuzakta çaresizdik. Ama yavaş yavaş ilerliyorduk. Ben arka koltukta başımı yere değecek şekilde duruyordum. Aklımdan şöyle bir düşünce geçti. “Nasıl olsa üzerimde çelik yelek var ama kafamda bir şey yok. Koltuğun üzerinde tuttuğum kamerayı başımın üzerine koymalıyım ki, başımı kurşunlardan korusun.” Nedense bunu da yapmadım. Elimde ki kamerayı kolundan tutmaya devam ettim. Mesut’un elindeki küçük kamera ise kayıttaydı. Kurşunlar yağmaya devam ederken, yaklaşık ilk 50 metrede aracımız sağ kaldırıma çarparak bir an durdu. Kendi kendime: “Eyvah! Şoför öldü” dedim. Dilşad da direksiyonun altına yatmış yolu görmeden gidiyordu. İki üç saniye sonra araç tekrar yola devam etmeye başladı. Kurşunlar altında sanırım 100 metre gitmiştik. Birden silah sesleri kesildi. Kısacası ateş menzilinden çıkmıştık. O kadar kurşun yağdıran
milisler ise artık peşimizden koşmaya ve ateş etmeye gerek duymamıştı. Nasıl olsa dersimizi vermişlerdi. Ateşkes olunca hepimiz aracın içinde doğrulduk. Kim öldü, kim yaşıyor diye merak ediyorduk. Bir baktım herkes birbirine bakıyor. Kurşunlardan delik deşik olan aracımız ise son barikata doğru gidiyordu. Ben hiç acı hissetmemiştim. Bir baktım kamerayı tutan sağ elim kanlar içinde. Gelen kurşunlardan biri, nasıl olmuşsa benim ile Nevzat Bingöl’ün arasında bulunan kameranın tutma yerindeki orta parmağıma isabet etmiş. Kolu parçalamış ve alt tarafa gelen başparmağımın tırnak bölümünü götürmüş. Parmaklarımın kemiği bile gözüküyor. Kendi kendime dedim ki: “Parmağım koptuğu halde hiçbir acı hissetmedim. Başka kurşun yarası var mı?” Sol elimle kendimi yokladım. Başka yerimde kan ve kurşun izi yok. Buna sevindim tabi ki. Bu arada Mesut’un başından kan akıyor. Mesut büyük bir panik ile bağırmaya başladı. Hiç unutmam. Aracımız 200-300 metre ileride bekleyen son barikata vardı. Bizi oradan izleyen son milis, kendisine yaklaşan aracımızı dikkatlice izliyordu. Baktı ki hepimiz yaşıyoruz. Hafif bir tebessüm ile eğildi ve elindeki silah ile bize geçin şeklinde işaret etti. Bir an adam ile göz göze geldim, bizi bağışlamıştı. Bence o kadar kurşunun altından sağ çıktığımızı görünce o da bize yol vermişti. Hani derler ya “Öldürmeyen Allah öldürmez” aynen öyle olmuştu. Bu son barikatı da geçince hemen sağa döndük. Dicle Nehri üzerinde bulunan bir köprüden geldiğimiz Valilik Meydanı’na doğru yol almaya başladık. Mesut Gengeç kafasından akan kana takılmıştı. İkide bir: “Kafama bakın kafama” diyordu. Başının içinde kurşun olup olmadığını merak ediyordu. Ben kendim ile meşguldüm. Yanında oturduğum halde Mesut’un başına dokunamıyordum. Çünkü ellerim kan içindeydi. Arkadaşlar: “Güvenli bir bölgeye geçelim” diyorlardı. Az da olsa tek güvenli yer, Musul Valilik Meydan’ı idi. Mesut baktı kimse kafasına bakmıyor, elindeki küçük kameranın vizörünü yüzüne doğru tuttu. Ekranı da çevirdi. Böylece kafasını görebiliyordu. Eli ile kan akan yeri yokladı: “Kafamda kurşun izi yok
ama bu kan nereden geliyor?” dedi. Anlaşılan Mesut’un başından bir şey deri ile kemik arasından sıyrılıp gitmişti, korkulan olmamıştı. Düşündüm o an: “olan olmuş. Ağlamak sızlanmak yok. Bu durumdan en iyi şekilde sıyrılmak zorundayım.” …………………….

No comments: